Şam’da İki Gün: Savaşın Gölgesinde Hayatın Nabzı

Av. Samir Altunkaynak

Hukuk ve Adalet Direktörü

Şam’da İki Gün: Savaşın Gölgesinde Hayatın Nabzı

Şam Emevîler yıkıldığında, hanedandan Abdurrahman, filmlere konu olabilecek bir serüvenle Şam’dan Mağrib’e, oradan da bir gemiyle, çeşitli kabileler ve güçler arasında parçalanmış Endülüs’e adım attı. Burada Endülüs Emevî Devleti’ni yeniden tesis ederek Emevîlerin birkaç asır daha yaşamasına vesile oldu.
Fakat Abdurrahman, yaşadığı müddetçe Şam’ı içinde hiç sönmeyen bir kor gibi taşıdı. Şam özlemi, onu içeriden kemiren derin bir hasret olarak hep yaşadı. Çevresindekiler, “Bak, Endülüs de yapılarıyla, bahçeleriyle ve sokaklarıyla Şam’a benziyor,” dediklerinde Sultan Abdurrahman, “Evet, benziyor; ama Şam ayrı. Sadece benziyor, hiçbir yer Şam’ın yerini alamaz,” mealindeki sözleri tekrarlamıştır.


أيها الراكب الميمم أرضي
أقرئ من بعضي السلام لبعضي
إن جسمي كما علمت بأرضٍ
وفؤادي ومالكية بأرضِ
“Ey benim yurduma doğru giden yolcu!
Benden bir parça olan selamımı, benden bir başka parçaya götür.
Bedenim, bildiğin gibi uzak diyarlarda;
fakat kalbim ve sevdiğim Şam’dadır.”
Abdurrahman Dahili (Endülüs Emevi Devleti’nin kurucusu)

Şam Ziyareti
9–10 Ağustos 2026 tarihlerinde Şam’daydık. Bu ziyaret, sıradan bir seyahat programından ziyade, Suriye’nin başkentinde savaş sonrasındaki hayatı, değişimi ve değişmeyenleri yerinde görme fırsatıydı. İki gün boyunca farklı çevrelerden insanlarla görüştük; bürokratlarla, iş insanlarıyla, öğrencilerle konuştuk. Şam’ın tarihî sokaklarında dolaştık, çarşılarını gezdik, insanlarını dinledik. Bir anlamda şehri sadece görmek değil, yeniden anlamaya çalışmak istedik.
Şam’a daha önce, 2009 yılında gelmiştim. Aradan geçen yıllar, Suriye açısından tarihin en ağır dönemlerinden birini beraberinde getirdi. Savaş, milyonlarca insanın hayatını değiştirdi; şehirler yıkıldı, insanlar yerlerinden edildi. Bu nedenle Şam’a yeniden ayak bastığımda ilk dikkatimi çeken şeylerden biri, şehrin bazı bölümlerinde zamanın adeta donmuş olmasıydı.
Şam, savaşın bütün ağırlığına rağmen, ülkenin başka şehirlerinde görülen ölçekte bir yıkımla karşı karşıya kalmamıştı. Bu nedenle 2009 yılında gördüğüm birçok şey hâlâ yerli yerindeydi. Sokaklar, tarihî yapılar, çarşılar ve şehrin genel dokusu tanıdıktı. İnsan bazen bir şehre yıllar sonra döndüğünde geçmişini arar; Şam’da ise geçmiş yalnızca hatırlanmıyor, gözünüzün önünde yaşamaya devam ediyordu.

Şam’da Yeşermeye Başlayan Umutlar
Şam ziyaretimizin ilk gününde, farklı ülkelerden ülkelerine gönüllü geri dönmüş iş insanlarıyla bir araya geldik. Görüştüğümüz isimlerin bir kısmı Avrupa’dan, bir kısmı ise Körfez ülkelerinden geri dönmüştü. Ortak noktaları ise Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde sorumluluk üstlenmek istemeleriydi. Oysa çok değil, birkaç yıl önce bu insanların önemli bir bölümü Avrupa’ya veya Körfez ülkelerine ulaşabilmek için son derece tehlikeli yolları göze almak zorunda kalmıştı. Bugün ise aynı insanların bilgi, birikim ve sermayeleriyle ülkelerine dönerek Suriye’nin geleceğine katkı sunmak istemeleri, sahada filizlenmeye başlayan değişimin en dikkat çekici işaretlerinden biriydi.
Programımızın ikinci ayağında TİKA Şam Ofisini ziyaret ettik. TİKA’nın Suriye’nin farklı bölgelerinde yürüttüğü çalışmaları ve insanların hayatına doğrudan temas eden faaliyetlerini birinci elden dinleme fırsatı bulduk. Bu görüşme sayesinde yalnızca gerçekleştirilen projeler hakkında değil, Suriye’nin kırsal bölgelerindeki hayat şartları, insanların temel ihtiyaçları ve karşılaştıkları güçlükler hakkında da kapsamlı bilgi edindik. Bu temaslar, ülkedeki mevcut koşulları ve önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek imkânları daha doğru değerlendirebilmemiz açısından son derece önemliydi.
Günün ilerleyen saatlerinde Şam sokaklarında dolaşarak giderek normalleşen hayatı yakından gözlemleme imkânımız oldu. Şehirde gündelik yaşamın yeniden kendi ritmini bulmaya başladığını görmek, resmî görüşmelerde edindiğimiz bilgileri sahadaki gözlemlerimizle birlikte değerlendirmemizi sağladı.
Ardından Türkiye Cumhuriyeti Şam Büyükelçimizle yaklaşık bir saat süren son derece kapsamlı ve verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Büyükelçilikte yaptığımız değerlendirmeler, Suriye’de yaşanan gelişmeleri, sahadaki dengeleri ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin önündeki muhtemel imkânları daha yakından anlamamız bakımından ayrıca kıymetliydi.
Daha sonra Suriye’de görev yapan bir bakanlık mensubuyla bir araya geldik. Böylece aynı gün içerisinde iş dünyasından diplomasiye, bürokrasiden insani kalkınma alanına uzanan farklı çevrelerle temas etme ve Suriye’nin mevcut durumunu farklı bakış açılarından değerlendirme fırsatı bulduk.
Günün en ilginç ve öğretici görüşmelerinden biri ise gece saatlerinde gerçekleşti. Şam kırsalından gelen Suriyeli bir iş insanı ve oğluyla yaklaşık üç saat süren samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Baba ve oğul Suudi Arabistan’da iş hayatlarını sürdürüyor, ancak Suriye’ye de düzenli olarak geliyorlardı. Uzun sohbetimiz boyunca yalnızca ekonomi ve ticareti değil; Suriye’nin geleceğini, toplumun beklentilerini, yaşanan değişimi ve yeniden yapılanma sürecinin önündeki imkânları da konuştuk.
Bu görüşmeler boyunca dikkatimi çeken en önemli husus, ülkedeki bütün ekonomik ve sosyal güçlüklere rağmen insanların geleceğe ilişkin umutlarının yeniden ve güçlü bir şekilde kendini gösterdiğiydi. Suriye’nin önünde kuşkusuz uzun ve zorlu bir yol bulunuyor. Ancak ülkesine geri dönen, yatırım yapmak isteyen ve yeniden yapılanma sürecinde sorumluluk üstlenmeye hazırlanan insanların varlığı, geleceğe ilişkin iyimserliği güçlendiriyor.
Şam’da imar alanında henüz ciddi bir değişim gözlemlenmiyor. Fakat insanların düşüncelerinde, beklentilerinde ve ülkeleriyle yeniden kurdukları bağlarda yeni bir dönemin işaretleri açıkça görülüyor. Bazen umut, büyük açıklamalardan önce insanların ülkelerine dönme kararında, yeniden yatırım yapma cesaretinde ve geleceği birlikte kurma iradesinde kendisini gösterir. Şam’da tanık olduğumuz da tam olarak buydu: Bütün zorluklara rağmen yeniden yeşermeye başlayan bir umut.

Emevi Camii’nden Hamidiye Çarşısı’na
Ertesi gün kendimizi Şam’ın tarihî merkezine bıraktık.
Emevi Camii’ni yeniden görmek, benim için aynı zamanda 2009 yılına dönmek gibiydi. Ardından Hamidiye Çarşısı’nda dolaştık. Çarşının hareketliliği, dükkânlar, insanlar ve sokakların kendine özgü ritmi Şam’ın hâlâ yaşayan bir şehir olduğunu gösteriyordu.
Hamidiye Çarşısı’nın çevresindeki tarihî sokaklarda dolaşırken şehrin başka bir yüzüyle karşılaştık. Şam yalnızca tarihî eserlerden ibaret değildi. Eski taş binaların, dar sokakların ve tarihî yapıların arasında son derece canlı bir gündelik hayat devam ediyordu.
Şam’da hayatın canlılığı belki de ziyaret boyunca en fazla dikkat çeken unsurlardan biriydi. Sokaklar günün geç saatlerinde dahi hareketliydi. Şehirde gece hayatı, Türkiye’de alışık olduğumuz biçimden farklı olsa da, insanların dışarıda olduğu, sohbet ettiği, alışveriş yaptığı ve hayatın sabaha kadar devam ettiği hissediliyordu.
Fakat bu canlılığın arka planında ağır ekonomik sorunlar vardı.
İşsizlik had safhadaydı. Trafik ise tam anlamıyla keşmekeşti. Ekonomik şartlar insanların hayatını ciddi biçimde zorlaştırıyordu. Buna rağmen sokakta gördüğümüz insanların tamamında karamsarlığın hâkim olduğunu söylemek mümkün değildi. Aksine, insanların önemli bir bölümünde ülkelerinin geleceğine ilişkin bir umut vardı.
Belki de Şam’ın en çarpıcı tarafı buydu: Büyük sıkıntıların ortasında hayatın devam etmesi.

Bir şehrin gerçek hikâyesi insanlarında saklı
Bir şehri anlamanın en iyi yolu, yalnızca tarihî eserlerine bakmak değil, insanlarıyla konuşmaktır.
Ziyaretimizin sonunda bunun güzel bir örneğini yaşadık.
Hicaz Tren Garı’nın önündeki merdivenlerde bir süre oturduk. Orada iki üniversite öğrencisiyle tanıştık. İkisi de Kamışlılıydı ve Şam Üniversitesinde öğrenimlerini sürdürmekteydiler. Gençlerle derin bir sohbet ettik. Şam’ın merkezinde, tarihî Hicaz Tren Garı’nın önünde oturan iki genç üniversite öğrencisiyle yapılan bu sohbet, iki günlük ziyaretin belki de en anlamlı anlarından biri oldu.
Çünkü karşımızda Suriye’nin geleceğini temsil eden bir nesil vardı.
Onların anlattıkları, bakış açıları ve gelecekten beklentileri, ülkedeki dönüşümü anlamak açısından diplomatik görüşmeler kadar önemliydi. Bir ülkenin geleceğini yalnızca siyasetçilerden veya bürokratlardan dinlemek yeterli değildir. Üniversite öğrencilerinin ne düşündüğünü, gençlerin kendileri için nasıl bir gelecek hayal ettiğini bilmek de gerekir.
Şam’da iki gün boyunca farklı insanlarla konuştuk. İş insanları, bürokratlar, diplomatlar ve öğrenciler… Her birinin Suriye’ye dair farklı bir hikâyesi vardı. Ancak hepsinin ortak noktasında, zor şartlara rağmen hayatı yeniden kurma çabası vardı.
2009’dan 2026’ya Şam
2009 yılında Şam’a geldiğimde şehir başka bir ülkenin başkentiydi. Savaş henüz yaşanmamış, milyonlarca insan yerinden edilmemiş, ülkenin geleceği bugünkü kadar belirsizleşmemişti.
2026’da yeniden geldiğimde ise aynı sokaklarda farklı bir ruh hâli vardı.
Şehir fiziksel olarak bazı yerlerde şaşırtıcı ölçüde tanıdıktı. Fakat insanların hafızasında savaşın izleri vardı. Ekonomik sorunlar, işsizlik ve belirsizlik günlük hayatın önemli parçaları hâline gelmişti.
Buna rağmen Şam’da insanın dikkatini çeken şey yalnızca yoksulluk veya sorunlar değildi. İnsanların normal bir hayat kurma isteğiydi.
Çarşılar açıktı. Restoranlar doluydu. İnsanlar sokaklardaydı. Gençler üniversiteye gidiyor, iş insanları ticaret yapmaya çalışıyor, bürokratlar ülkenin geleceği üzerine çalışıyor, diplomatlar temaslarını sürdürüyor ve tarihî Şam bütün bunların ortasında yaşamaya devam ediyordu.
Belki de savaşlardan sonra şehirlerin yeniden ayağa kalkmasının ilk işareti budur: İnsanların yeniden hayat kurmaya başlaması.
Şam’dan ayrılırken
İki günün sonunda havaalanına doğru giderken aklımda en çok kalan görüntülerden biri, Hicaz Tren Garı’nın önündeki merdivenlerde oturan o iki genç oldu.
Şam’ın tarihî merkezinde, yüzyıllık bir tren garının önünde, Suriye’nin farklı bir köşesi olan Kamışlı’dan gelmiş iki üniversite öğrencisiyle sohbet etmiştik.
Bir tarafta geçmişin bütün ağırlığıyla duran tarihî Şam, diğer tarafta geleceğini arayan gençler…
Belki de Suriye’nin hikâyesi tam olarak bu iki görüntünün arasında saklı.
Şam, bütün sorunları çözülmüş bir şehir değil. İşsizlik yüksek, ekonomik şartlar ağır, trafik karmaşık ve geleceğe ilişkin belirsizlikler hâlâ büyük. Fakat şehir yaşamaya devam ediyor.
İnsanlar sokaklarda.
Çarşılar açık.
Restoranlar dolu.
Gençler gelecekten söz ediyor.
Ve Şam, bütün yaşananlara rağmen geceleri yeniden ışıklarını yakıyor.
2009’da bıraktığım Şam ile 2026’da yeniden karşılaştığım Şam arasında çok şey değişmişti. Ama değişmeyen bir şey de vardı:
Şam hâlâ yaşıyordu.
Havaalanına doğru ilerlerken geride bıraktığımız şey yalnızca iki günlük bir gezi değildi. Aynı zamanda savaşın ardından kendi hayatını yeniden kurmaya çalışan bir toplumun kısa bir kesitiydi.
Şam bize, tarihin yalnızca taş binalarda ve eski camilerde yaşamadığını bir kez daha hatırlattı.
Tarih, sokakta yürüyen insanların yüzlerinde, çarşıdaki esnafın sesinde, iş insanlarının gelecek hesaplarında ve Hicaz Garı’nın önünde gelecekleri hakkında konuşan iki genç öğrencinin umutlarında da yaşamaya devam ediyor.
Şam bir kez daha düştüğü yerden bir düşe uyanıyor. Belki de Muaviye döneminin ihtişamına dönüş hülyasına kapılmış bir şekilde…